Tahkim Sözleşmesi Yazılı Olmak Zorunda mı? Felsefi Bir İnceleme
Bazen yaşamın en basit soruları, en derin felsefi sorulara kapı aralar. Bir anlaşmazlık durumunda, iki tarafın çözüm arayışı üzerinden yürütülen tahkim süreci, belirli kurallar ve normlarla şekillenir. Ama bu kurallar ne kadar esnektir? Bir tahkim sözleşmesinin yazılı olması şart mı? Kendi hayatımıza ve ilişkilerimize baktığımızda, her şeyin yazılı olmasına gerek olup olmadığını sorguladığımızda, aslında çok daha derin bir soruya ulaşırız: Gerçekten her şeyin yazılı olması gerekiyor mu? Sözler ve yazılar, bir anlaşmanın gerçekliğini nasıl etkiler? Yoksa bazen, güven ve anlaşma sadece insanların niyetlerinde ve sözlü taahhütlerinde mi saklıdır?
Tahkim, genellikle iki tarafın anlaşmazlıklarını, mahkeme dışı bir çözüm yoluyla çözmek için başvurulan bir yöntemdir. Ancak tahkim sözleşmesinin yazılı olup olmadığı, felsefi anlamda pek çok soruyu beraberinde getirir. Bu yazıda, tahkim sözleşmesinin yazılı olmasının gerekliliğini üç temel felsefi perspektiften—etik, epistemoloji ve ontoloji—inceleyeceğiz.
Etik Perspektif: Anlaşmaların Geçerliliği ve Güven
Felsefi etik, doğru ve yanlış arasındaki sınırları çizmeye çalışır. Tahkim sözleşmesinin yazılı olup olmaması meselesi, etik açıdan önemli bir soruyu gündeme getirir: Bir anlaşma gerçekten geçerli sayılabilir mi, yoksa yazılı bir formun gerekliliği, ahlaki bir gereklilik midir?
Birçok etik teori, bir anlaşmanın güven üzerine inşa edilmesi gerektiğini savunur. İki taraf arasında yapılan bir sözlü anlaşma, her iki tarafın güvenini ve niyetini yansıtan bir bağdır. John Rawls’un “Adalet Teorisi”nde güven, toplumsal ilişkilerin temeli olarak öne çıkar. Rawls, insanların adil bir toplumda, birbirlerine karşı güven içinde hareket etmeleri gerektiğini vurgular. Ancak yazılı bir sözleşme, bu güveni pekiştiren bir araç olabilir mi, yoksa özgür iradeyi sınırlayan bir zorunluluk mu?
Tahkim sözleşmesinin yazılı olmasını savunanlar, yazının somut bir delil ve güvence sunduğunu iddia eder. Ancak bu, etik bir ikilem yaratır. Eğer taraflar güvene dayalı bir anlaşma yapabiliyorlarsa, yazılı bir belgeyi talep etmek, taraflar arasındaki güveni sorgulamak anlamına gelmez mi? Elbette burada, anlaşmazlık durumunda ortaya çıkacak “haklılık” sorununa da değinmek gerekir. Yazılı sözleşme, bir anlamda her iki tarafın etik olarak birbirlerine verdikleri sözü belgelemesidir, ancak bu aynı zamanda şüpheci bir yaklaşımdır. Yazılı olmayan bir anlaşma, güvenin ve ortak niyetin bir göstergesi olamaz mı?
Epistemoloji: Bilgi ve Gerçeklik Arasındaki İlişki
Epistemoloji, bilginin doğası, kaynağı ve sınırlarını sorgulayan bir felsefe dalıdır. Tahkim sözleşmesinin yazılı olmasının gerekliliği, epistemolojik bir soruya da yol açar: Bir anlaşmanın geçerli sayılabilmesi için, bilgi ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi nasıl kurarız?
Birçok hukuk sistemi, sözlü bir anlaşmayı yeterli kabul etmeyebilir çünkü yazılı bir belge, bir tür “objektif” delil sunar. Ancak, epistemolojik açıdan bakıldığında, yazılı bir belgenin “gerçekliği” ne kadar güvenilirdir? Sözlü anlaşmalar, bilgi aktarma ve iletişimde bazen daha “doğal” ve “gerçekçi” olabilir. Çünkü yazılı bir belgenin arkasındaki niyetler, maddeler ya da kelimeler, hiçbir zaman gerçekten “yazıldığı” şekilde anlaşılmayabilir.
Bir filozof olarak, Platon’un Mağara Alegorisine göz attığımızda, bildiğimiz şeylerin gerçeğin sadece bir yansıması olabileceği üzerinde düşünmemiz gerekir. Yazılı bir belge, gerçeği daha objektif şekilde sunuyor gibi görünebilir, ancak bu yazının gerçeği yansıttığı anlamına gelir mi? Yazılı bir tahkim sözleşmesi, tarafların gerçek niyetlerini, ruh hallerini ya da duygusal bağlarını doğru bir biçimde aktarmayabilir. Örneğin, bir taraf yazılı olarak bir maddeyi kabul etmiş olabilir, ancak bu kabul, o kişinin gerçekten ikna olmuş olmasından mı yoksa zorunluluk hissetmesinden mi kaynaklanıyor?
Epistemolojik açıdan, yazılı bir sözleşme sadece bir “bilgi” formudur, ancak bu bilgiyi aktarırken anlam kaymalarının olabileceği de göz ardı edilmemelidir. Gerçek bilgi ve gerçeklik arasındaki fark, tahkimdeki yazılı sözleşmenin geçerliliğini sorgulamamız için bir zemin hazırlar.
Ontoloji: Varlık ve Hukuk
Ontoloji, varlık ve varoluşun doğasını inceleyen bir felsefe dalıdır. Tahkim sözleşmesinin yazılı olmasının gerekliliği ontolojik bir soruyu gündeme getirir: Bir anlaşma gerçekten var olur mu, yoksa yazılı olarak belgelendiği zaman mı gerçeklik kazanır?
Ontolojik açıdan, yazılı bir sözleşme, anlaşmanın “gerçekleşmiş” ve “tartışmasız” hale gelmesini sağlar. Ancak bir sözlü anlaşmanın varlığı, doğrudan insanların niyetlerinin ve toplumsal etkileşimlerinin bir ürünü değil midir? Gerçekten yazılı olmanın, varlık açısından ne gibi bir fark yarattığını sorgulamak gerekir. Yazılı sözleşme, anlaşmanın toplumsal gerçeklik içinde fiziksel bir iz bırakmasını sağlar, ancak bir anlaşma yapıldığında, sözlü olarak bir şeyin kabul edilmesi, varlığının hala geçerli olduğu anlamına gelmez mi?
Hegel’in diyalektiği, varlığın ve bilincin birbirine nasıl etkileşim içinde şekillendiğini tartışırken, yazılı sözleşmenin varlığına dair ontolojik bir bakış sunar. Bir sözleşme, varlık kazanmak için somutlaştırılmak zorunda mıdır? Yazılı bir anlaşma, insanlar arasındaki toplumsal bağları, belki de daha “gerçek” ve “katı” bir biçimde ifade edebilir, ancak bu, anlaşmanın özsel varlığını gerçekten etkiler mi?
Çağdaş Felsefi Tartışmalar ve Örnekler
Günümüzde tahkim ve yazılı sözleşmeler üzerine yapılan tartışmalar, hukuk ve iş dünyasında sıkça gündeme gelir. Örneğin, bazı dijital platformlar, kullanıcılarının “kabul et” butonlarına tıklayarak bir sözleşmeyi onayladıklarını varsayarlar. Bu, yazılı bir sözleşmeye bir nevi dijital “yaklaşım” olarak görülebilir. Ancak epistemolojik açıdan, bu tür dijital kabul süreçlerinin gerçekten kullanıcıların bilinçli bir onayı olup olmadığını sorgulamak gerekir.
Teknolojinin hızla ilerlemesiyle, fiziksel belgelerin yerini dijital dokümanlar almış olsa da, yazılı bir belgenin gerçeği tam olarak yansıtıp yansıtmadığı hala tartışmalıdır. Felsefi olarak, gerçek bilgi ve gerçek anlaşmalar arasındaki ilişkiyi sorgulamak, bizim toplum olarak nasıl anlaşmalar kurduğumuzu ve bu anlaşmaların ne kadar “gerçek” olduğuna dair temel soruları gündeme getirmektedir.
Sonuç: Yazılı Olmak Zorunda Mı?
Tahkim sözleşmesinin yazılı olup olmaması sorusu, sadece hukukî bir konu değildir. Aynı zamanda etik, epistemolojik ve ontolojik düzeyde derin sorular ortaya çıkarır. Bir anlaşmanın geçerliliği, gerçekten yazılı olmasına mı bağlıdır, yoksa tarafların niyetlerinin doğruluğuna mı? Anlaşmaların gerçekliği, yazılı bir belgeye mi dayanmalıdır, yoksa güven ve karşılıklı anlayışa mı?
Belki de bu sorunun cevabını, sadece yazılı belgelerle değil, insanların karşılıklı güven ve anlayışlarıyla bulmak daha anlamlıdır. Gerçekten her şeyin yazılı olmasına gerek var mı? Belki de önemli olan, bir anlaşmanın ruhu ve tarafların niyetleridir, yazılı her şeyin gerçeği tam olarak yansıtması mümkün olmayabilir.